işte geldim burdayım ben bu işte ustayım :)
geri döndüm ama bakıyorum boşluğumdan memnun olanlar var evrim hanım nerelerdesiniz?
özlememişsiniz beni. arayıp sormuyosunuz. başka çare bırakmadınız bloga ifşaaaaaaaa ediyorum seni.
ve dilimde bu şarkıyla bu saçma yazıya son veriyorum:
unutuldum unutuldum kurumuş güller gibi
yosun tutmuş duvarlara...(hatırlayamadım sen tamamla evrim..)
gece bitmez gündüz bitmez
bu yalnızlık hiç bitmez
ne kavgam bitti ne sevdam
ömür geçer gönül geçmezzz.....
17 Temmuz 2007 Salı
20 Haziran 2007 Çarşamba
9 Haziran 2007 Cumartesi
Cevapsız Sorularımmmmmm....
Gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir?
Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine,geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte?
Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır?
Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?
Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?
O yüzden mi, en en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?
Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecel' denilen zaman parçası mıdır?
Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?
Yarın bu korkunç gücünü, bilinmez olmasına mı borçludur?
Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder?
Gelecekten korktuğumuz için geleceği istediğimiz gibi yaşayamayız.
Karar veremediğimiz için hayatımızın yolunu kararsızlıklarımız çizer.
Hayatımızı kararlarımız mı, kararsızlıklarımız mı belirler?
'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar, yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?
Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?
(Başucu kitabımdan alıntıdır... Buyur burdan yakın!!!)
Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine,geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte?
Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır?
Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?
Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?
O yüzden mi, en en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?
Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecel' denilen zaman parçası mıdır?
Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?
Yarın bu korkunç gücünü, bilinmez olmasına mı borçludur?
Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder?
Gelecekten korktuğumuz için geleceği istediğimiz gibi yaşayamayız.
Karar veremediğimiz için hayatımızın yolunu kararsızlıklarımız çizer.
Hayatımızı kararlarımız mı, kararsızlıklarımız mı belirler?
'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar, yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?
Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?
(Başucu kitabımdan alıntıdır... Buyur burdan yakın!!!)
31 Mayıs 2007 Perşembe
BİR AYRILIĞIN ANATOMİSİ
"İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır."der Dostoyevski...
Veda acısı, kabuğunu soyar insanın;yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.Bir ayrılık arifesinde helalleşir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"Ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden.
Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
" Ama'yla alelade iltifat cümleleri: " Sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü" , " Seni seviyorum ama bu ilişkide mutlu değilim", "Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim"vs... vs...
Sonra gelsin uykusuz geceler... Bir türlü karar verememeler...Ruhen gidip gelmeler..."Hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini kandırmalar.
Sonrası hep aynı:
Bekleyenin "Geliyorum az kaldı" oyalamaları...
Bittiğini bile bile işi uzatmalar, söyleyemedikçe hepten batağa sapmalar. Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...
Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
Üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "ama kaçınılmazdı" demeler...
"Sözünden caydın" yakınmalarını "Sende eski sen değilsin.Değişmişsin" diye göğüslemeler...
...Asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
Ve son sahne:
Terk edenin o mahçup "Gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"Uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum"
İhanetler hep böyledir: İlki, bir yenisine gebedir, ikincisi daha az acı verir.
Ondan sonra dur durak yoktur:Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardından bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner.
Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
CAN DÜNDAR
ps.Evrim hanımdan mutlaka yorum bekliyorummm sabırsızlıkla!!!!
Veda acısı, kabuğunu soyar insanın;yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.Bir ayrılık arifesinde helalleşir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.
"Ölene kadar" diye söz verilmiştir, ama "ölüm yolunda" başka tercihler belirmiştir.
Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı "aklını başına al" diye fısıldar kulağına; haytası ise "kalbinin sesini dinle" diye çekiştirir eteğinden.
Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
" Ama'yla alelade iltifat cümleleri: " Sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü" , " Seni seviyorum ama bu ilişkide mutlu değilim", "Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim"vs... vs...
Sonra gelsin uykusuz geceler... Bir türlü karar verememeler...Ruhen gidip gelmeler..."Hele biraz daha zaman geçsin" diye nikah ertelemeler...
Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar...
"Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için"e kendini kandırmalar.
Sonrası hep aynı:
Bekleyenin "Geliyorum az kaldı" oyalamaları...
Bittiğini bile bile işi uzatmalar, söyleyemedikçe hepten batağa sapmalar. Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar...
Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler...
Üzgün görünmeler... bağış dilenmeler... "ama kaçınılmazdı" demeler...
"Sözünden caydın" yakınmalarını "Sende eski sen değilsin.Değişmişsin" diye göğüslemeler...
...Asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler...
Ve son sahne:
Terk edenin o mahçup "Gönlüm başkasında" itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:
"Uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum"
İhanetler hep böyledir: İlki, bir yenisine gebedir, ikincisi daha az acı verir.
Ondan sonra dur durak yoktur:Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardından bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner.
Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin "ah"ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.
CAN DÜNDAR
ps.Evrim hanımdan mutlaka yorum bekliyorummm sabırsızlıkla!!!!
Kayıpsınızdır....
Açık denizlerin sisli karanlığında pusulasız;bir ışığa, bir sese hasret gezinir durursunuz;yalnız...umarsız...
Kalabalığın ortasında bir başınasınızdır. Sonra birden,gong sesi yırtar karanlığı... Uzak bir fenerin ışığı aydınlanır önünüz sıra...
Gözbebeklerinizi o ışığa kitler, gözkapaklarınızı kırpmadan ışığın çağrısına koşarsınız.
Sisler dağılmaya başlar yavaş yavaş... Neşeli pervane böcekleri gibi ışığına yöneldiğiniz büyülü fener, rengarenk vaatlerle sizi kendine çeker.
O an ne yalnızlığınız kalır, ne kayıplığınız... Artık düşler dünyasının geniş ailesine mensupsunuzdur.
Sonra birden fenerin ışığı söner.
Gerisi yeniden karanlık... yalnızlık...
Açık denizlerin sisli karanlığında pusulasız;bir ışığa, bir sese hasret gezinir durursunuz;yalnız...umarsız...
Kalabalığın ortasında bir başınasınızdır. Sonra birden,gong sesi yırtar karanlığı... Uzak bir fenerin ışığı aydınlanır önünüz sıra...
Gözbebeklerinizi o ışığa kitler, gözkapaklarınızı kırpmadan ışığın çağrısına koşarsınız.
Sisler dağılmaya başlar yavaş yavaş... Neşeli pervane böcekleri gibi ışığına yöneldiğiniz büyülü fener, rengarenk vaatlerle sizi kendine çeker.
O an ne yalnızlığınız kalır, ne kayıplığınız... Artık düşler dünyasının geniş ailesine mensupsunuzdur.
Sonra birden fenerin ışığı söner.
Gerisi yeniden karanlık... yalnızlık...
29 Mayıs 2007 Salı
Acımasız,umursamaz hatta yok sayan bir unutuştu bu. Tereddütsüzce işlenen bir cinayet gibiydi. Kurbanını gözünü kırpmadan öldürdükten sonra bir an bile pişmanlık duymayacak kadar soğukkanlı ve kendinden emindin sanki.
Nasılda şaşkındım. Ölüm senin ellerinden öyle yavaş yavaş hissettirerek değil, ansızın gelivermişti. Bense kendimi bu büyük kopuşa hiç hazırlayamamış senden son kez uzun bir soluk alamadan sonsuzluğa karışmıştım. Sana tutunan kalbimi bir seferde kesip ayırmıştın işte. Elindeki silahsa bir başka aşktı... Yalnız benim için değil, seni seven sana yakın olan herkes için yeryüzünü daha yaşanılır ve umutlu bir yer kılan o inceliğin, o duyarlılığın, o tanrısal merhametin gözlerinden süzülüp bu acımasız hayatı aydınlatan iyiliğin birdenbire yok olmuştu. İnanamadığım tek şey buydu işte. Kimseyi kırmamak için kendi hayatını yaşamaya neredeyse fırsat bulamayan bir yeryüzü meleği nasıl olurda ona kalbini adamış bir ölümlüye bu kadar acımasız olabilirdi.
Biliyor musun sana ölümü anlatmak isterdim.Sana ölümün o birdenbireliğini, o sabırsız yok ediciliğini, o ansızılığını anlatmak isterdim uzun uzun... Hayata yalnızca bir kadının (adamın) kalbinden tutunursan eğer ve o kalp kalbini ansızın terk ederse, geriye kalan hiçliğin içinde sonsuzluğa kadar düşersin. Ne o sonsuzluk biter, ne de o karanlığın içinde debelenerek yuvarlanışın. İşte o yüzden bu sorular ölümün şokunu yaşadığın o ilk darbede değil, o karanlık boşluğun içinde yuvarlandığın sonsuzluğun içinde gelir. Kalbinin öteki kalpten koparıldığı an düşündüğün ve hissettiğin tek şey acıdır. Acıyla kendi hayatına yani o sonsuz boşluğa yığılırsın önce, hiçbir şey düşünmez hiçbir şey soramazsın katiline. Sorular ve sorgulamalar arkasından gelir. İçinde yuvarlandığın o sonsuzluk bir hesaplaşmaya bir sorgulamaya dönüşür yavaş yavaş: Biz ne yaşadık? Sen kimdin? Ben senin neyindim? Ve neden ben? Neden? Neden?....
Nasılda şaşkındım. Ölüm senin ellerinden öyle yavaş yavaş hissettirerek değil, ansızın gelivermişti. Bense kendimi bu büyük kopuşa hiç hazırlayamamış senden son kez uzun bir soluk alamadan sonsuzluğa karışmıştım. Sana tutunan kalbimi bir seferde kesip ayırmıştın işte. Elindeki silahsa bir başka aşktı... Yalnız benim için değil, seni seven sana yakın olan herkes için yeryüzünü daha yaşanılır ve umutlu bir yer kılan o inceliğin, o duyarlılığın, o tanrısal merhametin gözlerinden süzülüp bu acımasız hayatı aydınlatan iyiliğin birdenbire yok olmuştu. İnanamadığım tek şey buydu işte. Kimseyi kırmamak için kendi hayatını yaşamaya neredeyse fırsat bulamayan bir yeryüzü meleği nasıl olurda ona kalbini adamış bir ölümlüye bu kadar acımasız olabilirdi.
Biliyor musun sana ölümü anlatmak isterdim.Sana ölümün o birdenbireliğini, o sabırsız yok ediciliğini, o ansızılığını anlatmak isterdim uzun uzun... Hayata yalnızca bir kadının (adamın) kalbinden tutunursan eğer ve o kalp kalbini ansızın terk ederse, geriye kalan hiçliğin içinde sonsuzluğa kadar düşersin. Ne o sonsuzluk biter, ne de o karanlığın içinde debelenerek yuvarlanışın. İşte o yüzden bu sorular ölümün şokunu yaşadığın o ilk darbede değil, o karanlık boşluğun içinde yuvarlandığın sonsuzluğun içinde gelir. Kalbinin öteki kalpten koparıldığı an düşündüğün ve hissettiğin tek şey acıdır. Acıyla kendi hayatına yani o sonsuz boşluğa yığılırsın önce, hiçbir şey düşünmez hiçbir şey soramazsın katiline. Sorular ve sorgulamalar arkasından gelir. İçinde yuvarlandığın o sonsuzluk bir hesaplaşmaya bir sorgulamaya dönüşür yavaş yavaş: Biz ne yaşadık? Sen kimdin? Ben senin neyindim? Ve neden ben? Neden? Neden?....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)